Almanya neyi ister?
Bu krizin adı çoktan konuldu, ancak nasıl sona ereceğine ilişkin henüz tahmin ortaya koyabilen yok. Çünkü o kadar zaman kaybedildi ki, krizin nasıl çözülebileceği bilinmiyor! Krizin adı: 2010 Avrupa Borç Krizi. Ama nihai olarak avro krizine dönüştü.
Bu krizin adı çoktan konuldu, ancak nasıl sona ereceğine ilişkin henüz tahmin ortaya koyabilen yok. Çünkü o kadar zaman kaybedildi ki, krizin nasıl çözülebileceği bilinmiyor! Krizin adı: 2010 Avrupa Borç Krizi. Ama nihai olarak avro krizine dönüştü. Tam yedi aydır, Avrupa’da bir ‘serseri mayın’ dolaşıyor. Sendrom tedavisine bile henüz yeni kollar sıvanabildi, asıl sorunun ne zaman çözüleceği ise belli değil. Ancak bugünlerde gidişat gösteriyor ki, krizde gözler Almanya’ya doğru kayıyor. Hem etkileri, hem de çözüm yolunda belirleyicilik açısından.
Yunanistan krizi ne zaman kıvılcım aldı? 2009 Ekim ayında Papandreou hükümeti kurulduktan sonra. Kasım ayında bütçe açığının olduğundan daha düşük gösterildiğinin ortaya çıkmasıyla kriz ateşlenmişti. Peki, AB’nin Yunanistan krizini hafifletmek için kararlaştırdığı paket ne zaman açıklandı? Mayıs ayında. Yedi ay boyunca, krizin kendini besleme olanağı sağlanmış oldu. Bu konuda AB’nin karar alıcı iradesini ‘de facto’ belirleyen ülke Almanya ise (ne kadar kendine göre haklı gerekçesi olsa da) düğmeye basamadı. 9 Mayıs tarihindeki Kuzey Ren Westfalya seçimlerinde sandıkların kapanmasıyla kurtarma kararının açıklanması bir oldu. Siyasetçilerin sorunlara karşı zaman kazanma, ciddi hastalıkları aspirinle tedavi etmeye kalkışma gibi alışkanlıkları felakete yol açabiliyor. Türkiye’nin 1994’de, 2001’de karşılaştığı krizlerin ardında da böyle bir alışkanlığın izleri vardı.
Yunanistan krizinin ilk günlerinden itibaren, Avrupa’da ‘hasta adam’ adayı arayışları devam ediyor. Portekiz, İspanya, İrlanda, İtalya derken çapraz borç ilişkileri masaya döküldüğünde görüldü ki; Avrupa’nın borç krizinde nihai sorun, borçlu olan ülkelerde değil alacaklı ülkelerde ortaya çıkacak. Borçlu ülkelerin borç ödeyemez duruma geçmeleri durumunda, alacaklı olan ülkenin bankaları ya da finansal sistemi derin biçimde etkilenecek. Yani nihai olarak, alacaklı olan ülkelerin bankalarının bilançolarında ciddi batıklar yaratacak. Avrupa’da borç krizi içinde olan PIIGS olarak adlandırılan ülkelerin, Alman bankalarına olan borçları BIS verilerine göre 733 milyar dolar, Fransız bankalarına olan borçları 879 milyar dolar. Bu alacaklar, bu iki ülkenin bankacılık kesiminin toplam büyüklüğü içinde o kadar yüksek olmasa da, kredi daralmasına yol açabilecek büyüklükte.
Peki, bu krizin belli bir aşamasında, borç krizinde adı geçen ülkeler avroyu terk ederler mi? Almanya’nın avroyu terk etme, ‘yeni Deutsche Mark’a dönme isteği olabilir mi? Almanya neyi ister?
Bunun yanıtını 1997-2005 arasında (bu dönemin parasal birliğin ve avronun yaşam bulduğu dönem) iktidar ortağı Yeşiller Partisi’nin lideri ve dışişleri bakanı olan Joschka Fischer Der Spiegel’e veriyor. Joschka Fischer, Almanya’nın diğerlerinin hatasının faturasını mı ödeyeceği biçimdeki soruya verdiği yanıtta; AB’nin başlangıçta bir transfer birliği olduğunu, Almanya’nın da bundan yararlandığını söylüyor. Fischer, özetle şunu anımsatıyor; avro olmasaydı ortak pazarda bulunan ülkeler kendi ulusal paralarını devalüe edeceklerdi, bu durumda çoğunlukla Avrupa’ya ihracat yapan bir ülke olarak Almanya’nın malları pahalı hale gelecekti. Yani Fischer, örtülü olarak ‘AB’nin kaymağını Yunanistan yedi’ gibi bir yakıştırmanın yüzeysel kalacağını anımsatıyor bizlere.
Bugün, Almanya; ne avro bölgesindeki ülkelerin avroyu terk etmelerini, ne de ‘yeni Deutsche Mark’a geçmeyi ister. Madem borç krizindeki ülkelerden alacakların batık hale geçmesi Almanya’yı etkileyecek, madem ihracatının büyük bir bölümünü avro bölgesi ve AB içinde gerçekleştiriyor; madem Almanya avro bölgesi içinde görece düşük işgücü fiyatlarının olduğu bir ülke, ‘sürüden’ kimsenin kopmasına razı olmadan ‘birlikte hareket’ etmenin peşinde olacaktır. Almanya’nın ister geç kalarak, isterse isteyerek zorladığı tek bir ‘çıkış’ görünüyor; borç krizinin göbeğindeki ülkelerin deflasyonist bir süreçte rekabet gücünü yeniden edinmeleri! Ama parasal birliğin içinde kalarak, döviz kuruna dokunmadan, avroyu terk etmeden. Parasal açıdan daha rekabetçi bir aşamaya geçmeden, ulusal paraya dönmeden. Avronun değer kaybetmesi bile bu dengeyi fazla etkilemez. Ama avronun çökmesi Almanya’yı yaralayacaktır.
Radikal



















