ANALİZ - Türkiye Ve Rusya'nın Suriye Perspektifi Açıklaması Farklar Ve Benzerlikler

Rusya’nın temel amacının Suriye'deki askeri varlığını korumak ve genişletmek olduğunu, Türkiye’nin ise Suriye topraklarının terör örgütleri tarafından kendisine karşı bir üs olarak kullanılmasının engellenmesine odaklandığını ifade etmek mümkün Türkiye’nin hedefleri arasında, Suriye halkının Baas yönetimine karşı özgürlük mücadelesinin desteklenmesi ve savaş sonrası kurulacak düzende muhaliflerin söz sahibi olması da var Ankara’nın son dönemde Washington ile yaşadığı sorunların temelinde ABD’nin PKK/PYD gibi terör örgütleri konusundaki politikalarının olduğu hatırlanırsa, Moskova’nın Türkiye’nin terörle mücadele konusundaki hassasiyetlerine dikkat etmesi, iki ülke arasındaki iyi ilişkilerin temel koşulu olarak duruyor PKK terörü konusunda canı çok yanmış ve artık (bütün iç ve dış faktörlerden bağımsız olarak) bu sorunu bitirmeye kararlı olan Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyindeki PKK/PYD varlığı konusunda Rusya ya da Şam yönetimine güvenerek hareket etmesi büyük riskler içeriyor Türkiye ve Rusya’nın Suriye’de en fazla ayrıştıkları nokta, ülkenin geleceğinde Esed yönetiminin ve muhaliflerin oynayacağı rol Türkiye, özellikle anayasa yapım sürecinde muhaliflerin Esed yönetimi karşısında güvencelerinin olacağı bir sistem kurulması için çalışıyor. Rusya ise müttefiki Baas yönetiminin yeniden Suriye topraklarının tamamı üzerinde otorite kurmasını sağlamaya odaklanan bir politika izliyor

İSTANBUL -KEMAL İNAT- Türkiye ve Rusya’nın Suriye politikalarını karşılaştırdığımızda, temel bazı farklar kadar, birtakım benzerliklerden de bahsetmek mümkün. İki ülkenin Suriye’deki iktidarın nihai görünümüne dair hedefleri, terör örgütleriyle mücadele ve iç savaşa müdahale yöntemleri açısından ciddi ayrışmalar söz konusuyken, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve çözüm süreci konularında benzer politikalar izledikleri görülüyor.

İki ülkenin Suriye’deki hedefleri açısından bakıldığında, Rusya’nın temel amacının bu ülkedeki askeri varlığını korumak ve genişletmek olduğunu, Türkiye’nin ise Suriye topraklarının terör örgütleri tarafından kendisine karşı bir üs olarak kullanılmasının engellenmesine odaklandığını ifade etmek mümkün. Türkiye’nin hedefleri arasında, Suriye halkının Baas yönetimine karşı özgürlük mücadelesinin desteklenmesi ve savaş sonrası kurulacak düzende muhaliflerin söz sahibi olmaları da var. Fakat özellikle PKK/PYD’nin Suriye’nin kuzeyindeki topraklarda (ABD’nin de desteğiyle) bir terör kuşağı oluşturma yönündeki adımlarının ardından Ankara, Suriye politikasında terörle mücadeleyi daha fazla öne çıkaran bir politikaya yöneldi.

- PKK/PYD terör örgütü konusunda farklı yaklaşımlar

İki ülkenin Suriye sorunuyla ilgili temel meselelere bakışlarını, PKK/PYD konusundaki yaklaşımlarından başlayarak ele alalım. Öncelikle Rusya’nın PKK/PYD politikasının ciddi ikilemlerle dolu olduğunu ifade etmek gerekiyor. PKK’yı bir terör örgütü olarak tanımaktan kaçınan ve bu çerçevede PYD/YPG’ye de sürekli olarak açık kapı bırakmaya çalışan Moskova’nın, bir yandan da Ankara ile son dönemde geliştirdiği ikili ilişkileri riske atmamak ve Türkiye ile Astana ve Soçi süreçlerinde kat ettiği mesafeyi korumak için, zaman zaman PKK/PYD konusunda Türkiye’yi memnun edecek adımlar attığı görülüyor. Rusya’nın bu politikasında, bu örgütün Suriye’de esas olarak Washington yönetimiyle işbirliğini tercih etmesinin Moskova’da yol açtığı rahatsızlığın da etkili olduğu söylenebilir.

Zeytin Dalı harekatı konusunda Rusya’nın gösterdiği tavır, Moskova’nın bu ikircikli politikasına örnektir. Türkiye’nin PKK/PYD ile mücadele konusundaki kararlılığını gören ve Ankara ile bu konuda fazla gerginlik istemeyen Rusya harekata yeşil ışık yakmış, ancak Afrin’in ele geçirilmesinin ardından, Tel Rıfat’a yönelik bir operasyona karşı çıkmıştı. Bu şekilde hem bölgedeki Minnig askeri havaalanının kendi kontrolünde kalmasını hem de Türkiye’nin Afrin operasyonu sırasında tepkisini çektiği PYD’nin sempatisini kazanmayı hedeflemişti.

Rusya’nın Suriye sorununun hiçbir safhasında PKK/PYD’yi kendisine çözüm ortağı olarak görmemesi, Türkiye-Rusya ilişkilerinin seyri açısından son derece önemli. Ankara’nın son dönemde Washington ile yaşadığı sorunların temelinde ABD’nin PKK/PYD gibi terör örgütleri konusundaki politikalarının olduğu hatırlanırsa, Moskova’nın Türkiye’nin terörle mücadele konusundaki hassasiyetlerine dikkat etmesi, iki ülke arasındaki iyi ilişkilerin temel koşulu olarak duruyor. Son dönemde Rusya tarafından gündeme getirilen Adana Protokolü, Moskova’nın Suriye eksenli PKK/PYD politikası açısından önemli bir açılıma işaret ediyor olabilir. Adana Protokolü’nün, PKK terörüne verdiği desteği kesmesi için Suriye’ye Türkiye’nin yaptığı baskı sonrasında imzalandığı ve Şam yönetiminin bu baskı karşısında artık PKK’ya destek vermekten vazgeçtiği hatırlanırsa, Moskova’nın bu protokolü hatırlatması, PKK’nın Suriye topraklarında barınmasına müsaade etmeyeceğinin taahhüdü olarak algılanabilir. Bu okuma, Rusya’nın Türkiye’nin hassasiyetlerine uygun şekilde PKK/PYD’yi tehlikeli bir örgüt olarak gördüğü ve Suriye’den çıkarılması konusunda Ankara ile işbirliği yapacağı anlamına gelir.

Peki, Rusya’nın gerçekten PKK/PYD konusundaki politikasını netleştirdiğini ve Suriye topraklarında bu örgütün barındırılmaması için mücadele edeceğini ve Şam yönetimini de bu yönde harekete sevk edeceğini düşünmek gerçekçi midir? Türkiye nasıl Adana Protokolü ile Suriye topraklarındaki PKK hedeflerine operasyon yapmaktan vazgeçmiş ise, şimdi de Moskova ve Şam’ın PKK/PYD konusunda verdiği sözlere güvenerek Suriye topraklarındaki askeri varlığını sona erdirebilir mi?

Kuşkusuz Rusya şimdiye kadar Suriye sorununa çözüm konusunda, Türkiye’nin müttefiki ABD’den daha “güvenilir” bir ortak olduğunu gösterdi. Özellikle Ankara’nın güvenlik kaygıları konusunda Washington’dan daha hassas bir tavır içinde olmaya çalıştı. Ancak PKK terörü konusunda canı çok yanmış ve artık (bütün iç ve dış faktörlerden bağımsız olarak) bu sorunu bitirmeye kararlı olan Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyindeki PKK/PYD varlığı konusunda Rusya ya da Şam yönetimine güvenerek hareket etmesi büyük riskler içeriyor. Bu nedenle Ankara, Suriye topraklarından çekilme konusunda, önce bu terör örgütünün bölgeden tamamen temizlenmiş olduğunu görmek istiyor. Moskova’nın da Türkiye’nin bu hassasiyetini görerek hareket etmesi ve PKK/PYD’nin Suriye topraklarındaki varlığının ortadan kaldırılması konusunda Ankara ile işbirliği yapması, hem Türkiye-Rusya ilişkilerinin geleceği hem de Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması açısından büyük önem arz ediyor.

- ABD’nin Suriye’deki varlığı konusunda yaklaşımları

Türkiye ve Rusya’nın, Suriye sorunuyla ilgili olarak, ABD’nin bu ülkedeki askeri varlığına dair politikalarında da benzeşen ve ayrışan yönlerin olduğu görülüyor. Türkiye Suriye iç savaşının başladığı yıllarda ABD’yi önemli ortaklarından biri olarak görürken, Washington’un muhalifler yerine PKK/PYD’yi desteklemeye odaklanan politikasını gördükten sonra, ABD ile arasına mesafe koymak zorunda kaldı. ABD ile bu mesafe arttıkça, Washington’un Suriye politikası konusunda Ankara’nın yaklaşımı giderek Moskova’nın tavrıyla benzerlik göstermeye başladı. Gelinen noktada, gerek Türkiye gerekse Moskova ABD’nin kuzey Suriye’deki politikalarına karşı çıkıyor. Her iki ülke de PKK/PYD’nin (Washington’un desteğiyle) Fırat’ın doğusundan Deyrizor’un güneyine kadar uzanan bölgede bir özerk yönetim oluşturmasını tehdit olarak görüyor. Türkiye bunu kendi güvenliği için büyük bir tehdit olarak algılarken Rusya, petrol yataklarının da olduğu bu bölgenin Şam yönetimi tarafından kontrol edilmesini önemsiyor.

Trump yönetimi döneminde, kimyasal silahları kullandığı gerekçesiyle Esed güçlerinin kontrolündeki bölgelere yönelik ABD’nin füze saldırıları konusunda ise Ankara ve Moskova’nın ayrıştığı görüldü. Esed yönetimini “kendi halkını katleden bir diktatörlük” olarak tanımlayan Türkiye bu saldırılara destek verirken, Rusya şiddetle karşı çıktı. ABD’nin Suriye’nin batısındaki ve güneyindeki askeri varlığı ve eylemleri, Rusya-Esed-İran bloğunu dengelemeye yönelik bir unsur olarak Türkiye tarafından olumlu görülmüş, buna karşılık Moskova tarafında doğal olarak rahatsızlığa yol açmıştı.

- İran-İsrail gerginliği konusundaki yaklaşımları

İran ve İsrail arasında Suriye’de söz konusu olan nüfuz mücadelesine Türkiye ve Rusya’nın nasıl yaklaştığına gelince, burada da Moskova ve Ankara’nın pozisyonlarında benzerlikler ve farklılıklar olduğunu ifade etmek mümkün. Her iki ülke de İsrail’in Suriye üzerinde etkin olmasını arzu etmese de, İsrail’in İran ve Hizbullah’ın Suriye’deki nüfuzunu sınırlandırmaya yönelik politikalarının Türkiye açısından olumlu sonuçlar doğuracağı söylenebilir. Bunun temel nedeni, İran ve Hizbullah’ın Türkiye tarafından desteklenen muhaliflere yönelik düşmanca politikalarıdır. Rusya açısından bakıldığında ise İsrail’in İran ve Hizbullah’ı hedef alması, bir taraftan Tahran’ın Şam üzerindeki etkisini azalttığı için Moskova açısından olumlu gibi görünse de, Suriye’deki en önemli müttefiki olan İran’ın (ve onunla birlikte Esed güçlerinin ABD’nin müttefiki) İsrail tarafından sürekli olarak Rusya’nın kontrol ettiği hava sahası ihlal edilerek vurulması, Moskova’nın prestiji açısından önemli bir sorun teşkil ediyor.

- Suriye’yi kim yönetecek?

Türkiye ve Rusya’nın Suriye’de en fazla ayrıştıkları nokta, ülkenin geleceğinde Esed yönetiminin ve muhaliflerin oynayacağı rol. Ankara Esed’i meşru bir lider olarak tanımayı reddedip muhaliflerin ülke yönetiminde söz sahibi olmasını sağlayacak demokratik bir anayasanın yürürlüğe girmesini talep ederken, Moskova yönetimi Esed’in Suriye’nin meşru lideri olarak kabul edilmesini ve bütün silahlı muhalefetin silahlarını bırakıp seçimler yoluyla iktidara katılma yolları aramasını istiyor. Burada önemli olan mesele ise Suriye’de Esed idaresi altında, muhaliflerin seslerini duyurabilecek şekilde iktidara katılmalarına olanak verecek demokratik seçimlerin gerçekleştirilmesinin ne kadar mümkün olacağı sorusudur. İç savaş öncesi Suriye’sine baktığımızda, 1970 yılından beri iktidarda olan Esed ailesinin, böyle bir demokratik yönetimin kurulmasına müsaade etmediği açık bir şekilde görülür.

Şimdi kanlı bir iç savaşın ardından, iktidarını korumayı başarması durumunda, Baas yönetimi demokratik seçimlere ne kadar izin verecektir? Astana ve Soçi süreçlerinde, uzun süren müzakereler sonucunda gelinen anayasa yapım sürecinde, tam da bu zorlu soruya cevap aranıyor. Suriye iç savaşında desteklediği ve Fırat Kalkanı ile Zeytin Dalı harekatlarını birlikte gerçekleştirdiği Özgür Suriye Ordusu’nu Esed’in insafına terk etmek istemeyen Türkiye, özellikle anayasa yapım sürecinde muhaliflerin Esed yönetimi karşısında güvencelerinin olacağı bir sistem kurulması için çalışıyor. Rusya ise müttefiki Baas yönetiminin yeniden Suriye topraklarının tamamı üzerinde otorite kurmasını sağlamaya odaklanan bir politika izliyor.

Son olarak, Türkiye ile Rusya’nın Suriye politikalarını askeri yöntemleri açısından karşılaştırdığımızda da büyük farklılıklar olduğu görülüyor. Rusya’nın (Çeçenistan’da uyguladığına benzer şekilde) kitlesel saldırılarla Suriye’de “sivil seyreltme” taktiğini uyguladığı biliniyor. Şehirlerin yoğun bir şekilde havadan bombalanması yoluyla, sivillerin buraları terk etmesini sağlayarak muhalif silahlı güçlerin direnişini kırmayı hedefleyen bu yöntemin neden olduğu sivil ölümler, Rusya’ya ve onunla benzer taktiği uygulayan Esed rejimine yöneltilen eleştirilerin en önemli kısmını oluşturdu. Rusya’nın insan haklarını ve savaş hukukunu ihlal eden bu taktiğine karşı Türkiye, Suriye’de gerçekleştirdiği askeri harekatlarda, bu operasyonların uzun sürmesi pahasına, sivil can kayıplarının önlenmesini esas alan bir politika izlemiştir.

[Prof. Dr. Kemal İnat Sakarya Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesidir]

Ana Sayfa
Manşetler
Video
Yenile