Danıştayın kuruluşunun 143. yıl dönümü nedeniyle düzenlenen Danıştay ve İdari Yargı Günü‘nde konuşan Birden, ‘‘son zamanlarda hukuk devletinin bir kanun devleti olduğu, kanunların istenildiği gibi oluşturulması durumunda hukuk devletinin de gerçekleşeceği‘‘ gibi çok yanlış bir kanaatin yaygınlaştığının görüldüğünü söyledi.
‘‘Oysa hukuk kanun demek olmadığı gibi hukuk devleti de kanun devleti demek değildir‘‘ diyen Birden, hukukun kanuna uygun olması zorunluluğu bulunmamasına karşın hukuk devletinde kanunların hukuka uygun olmasının ‘‘olmazsa olmaz‘‘ koşul olduğunu vurguladı. Mustafa Birden, ‘‘Kamu vicdanında derin yaralar açan, adalet duygusunu zedeleyen, adaletsizliğin yaygın olduğu izlenimini veren uygulamaların dayanağı olan yasalar, anayasada öngörülen usul ve biçim kurallarına uygun olarak yürürlüğe konulmuş bulunsalar dahi hukuka uygun sayılamazlar. Bu tür yasalar hukukun değil parlamentoda çoğunluğu oluşturan siyasi görüşün yansıması olduklarından adaleti gerçekleştiremezler, kalıcı da olamazlar. İlk fırsatta değiştirilmeleri kaçınılmaz olur‘‘ diye konuştu.
Spinoza‘nın ‘‘Siyaset Üzerine Seçmeler‘‘ yapıtından alıntılar yapan Birden, yapıtta ‘‘Ayakta kalabilen devlet tüm yönleriyle tamamlandıktan sonra artık yasaları bozulmayan devlettir çünkü yasalar devletin ruhudur‘‘ denildiğine işaret etti. Bin yıllık tarihinde Anadolu‘nun geçmişindeki devlet kültüründen de beslenen Türkiye Cumhuriyeti‘nin her yönüyle tamamlanmış bir devlet olduğunu söyleyen Birden, sözlerini şöyle sürdürdü:
‘‘Devletin ayakta kalabilmesi ruhunu oluşturan yasaların varlıklarını korumalarına, toplumun gelişmesinin gerekli kıldığı değişikliklerin de hukuka uygun yapılmasına bağlıdır. Hukuk devleti olmanın bir koşulu da vatandaşların hukuki güvenliklerinin sağlanmasıdır. Bu ise ancak yasaların öngörülebilir ve erişilebilir olması başlığı dahil her yönüyle hangi konuda düzenleme getirdiğinin anlaşılabilir olmasıyla mümkündür. Oysa 6111 Sayılı Kanun‘da olduğu gibi toplam 144 kanunda değişiklikler yapan yasalar bu özellikten yoksundur ve hukuki güvenliği tehlikeye düşürmektedirler. Bu uygulamadan vazgeçilmesi ülke yararınadır.‘‘
Türkiye Cumhuriyeti‘nin, insan hak ve özgürlüklerini anayasasında güvence altına almakla yetinmeyip ayrıca uluslararası temel hak ve özgürlükleriyle ilgili sözleşme hükümlerini iç hukuka geçirerek, bu hak ve özgürlüklere ne denli önem verdiğini gösterdiğini söyleyen Birden, ‘‘Durum böyle iken ailevi ve özel hayatın, haberleşmenin gizliliği ilkelerinin açık ihlali niteliğinde olan ve yaygınlaşan telefon ve ortam dinlemelerini ve bunlara karşı yeterli herhangi bir önlem alınmamasını anlayabilmiş değiliz. Aynı şekilde masumiyet karinesi kural, tutuklama istisna iken gerekçesiz tutuklama kararlarını da devletimizin anayasal ve yasal düzenlemelerinde insan hak ve özgürlüklerine vermiş olduğu önemle bağdaştıramamaktayız‘‘ dedi.
-‘‘İDARİ YARGI DENETİMİNDEN KAÇIRMAK‘‘-
İdarenin tüm eylem ve işlemlerinin hukuka uygunluğunun yargısal denetiminin, idari yargı düzeninin görev alanında olması halinde bu gerekliliğin tam anlamıyla yerine getirebildiğinin söylenebileceğini dile getiren Birden, oysa son zamanlarda idarenin kimi faaliyetlerinden doğan uyuşmazlıkların idari yargının görev alanında çıkarılarak başka yargı düzenlerinin görev alanına verildiğini söyledi. Birden, böyle bir düzenlemenin gereksiz zaman, emek ve mali kayba neden olacağını, arzu edilmeyen sonuçlar yaratacağını savunarak, ‘‘İdarenin işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğunun denetiminde 143 yıllık deneyim ve birikimi olan bu yargı düzeninin görüşü alınmaksızın kimi idari uyuşmazlıkların, adli yargı yerlerinin görevine bırakılmasını haklı gösterecek, bu uyuşmazlıkları idari yargının denetiminden kaçırmak gibi özel niyetler dışında herhangi bir hukuki gerekçesi olamaz. Bu yüzden bu tür yanlışlıkların bir an önce düzeltilmesinde her şeyden önce kamunun yararı bulunmaktadır‘‘ şeklinde konuştu.
‘‘Yargı hatalardan bağışık değildir‘‘ diyen Birden bu hataları düzeltecek ya da en aza indirecek mekanizmaların da yargı içinde olduğunu söyledi. Birden, ‘‘Yargının yapacağı hataları düzeltme yeri devletin ilgili yargı dışındaki organları değil bu mekanizmalardır. Devletin diğer organlarına ise Anayasanın 138. Maddesi‘nin emrettiği gibi davranmak düşer‘‘ dedi.
Yargı denetiminin herhangi bir kişi, kurum ve mercinin talimat, telkin ve önerilerine kapalı, fikren ve vicdanen özgür, hiç kimseye, kuruma ya da merciye minnet veya vefa duygusuyla bağlı olmayan yargıçlarca yapılması gerektiğine vurgu yapan Birden, ‘‘Aksi halde o yargıcın verdiği kararın tarafsızlığından asla emin olunamaz ve o yargıç kesinlikle hukuk devletinin ve bireylerin hak ve özgürlüklerinin güvencesi olamaz. Bu nedenle üstün niteliklere sahip yargıçların yetiştirilmeleri için gereken yapılmalıdır‘‘ diye konuştu.
Adaletin, mülkün temeli olduğunu vurgulayan Birden, ‘‘Temeli yeterince sağlam olmayan binanın sağlam olmasını beklemek boşunadır‘‘ dedi.
Hizmet içi adaletin yükselme ve belli görevlere atamada liyakat ve kıdem ölçülerine uyulmasına, eş değer görevlerde bulunanlar arasında maaş, yetki ve diğer haklar yönünden eşitsizlik yaratılmamasına bağlı olduğunu kaydeden Birden, Anayasa Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun ile Anayasa Mahkemesinde çalışanlar ile diğer yüksek yargı organlarında çalışan yargıçlar arasında özlük hakları, maaş ve sağlık hizmetlerinden yararlanma konularında çok büyük farklılık yaratıldığını belirtti. Birden, ‘‘Bu, adaletin kendi içerisinde olmadığının tipik örneğidir. Bu durumun, mülkün temellerindeki çok ciddi bir sağlıksızlık işareti olarak değerlendirilmesinin de en kısa sürede düzeltilmesinin gerekli olduğu inancındayım‘‘ görüşünü dile getirdi.
Mustafa Birden, ‘‘Yargı ve hukuk düzenini ilgilendiren kanunlarda yapılan değişikliklerle ilgili görüşümüz sorulduğunda doğru bildiklerimizi söyledik ancak çoğu zaman söz konusu değişiklikler hakkında düşüncemiz istenmedi. Biz, hukukun gereği olan görevlerimizi eksiksiz olarak yerine getirmeye ve doğru bildiklerimizi söylemeye her şeye karşın devam edeceğiz. Zira bizler birer yargıcız. Yargıç, görev bilinci içerisinde doğru bildiklerini doğru zamanlarda ve doğru ortamlarda yüreklilikle söyleyebilen kişidir‘‘ dedi.
Danıştay Başkanlığı görevinden 1 Haziran 2011‘de yaş haddinden emekliye ayrılacak olan Birden konuşmasını, ‘‘41 yılı idari yargıda geçen toplam 44 yıllık kamu hizmeti hayatım kısa bir süre sonra emeklilik statüsüne geçmekle sona ermiş olacak. Tüm kamu hizmetim süresince tek çabam hukukun üstünlüğünün ve hukuk devleti idealinin gerçekleşmesine hizmet etmek ve bu uğurda gerekeni yapmak olmuştur. Bizlerden sonra geleceklerin de bu kutsal hizmet bayrağını yargıçlık onuruyla ve onun olmazsa olmazı olan özgür aklın yürekliliğiyle taşıyacaklarına olan inanç ve güvenim tamdır‘‘ sözleriyle tamamladı.
TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI COŞAR
Türkiye Barolar Birliği Başkanı Vedat Ahsen Coşar, ise Danıştayın geçen yıllara rağmen hiç eskimediğini, dinamik ve genç kaldığını bu şekilde de kalmaya devam edeceğini söyledi. Coşar, yurttaş, avukat ve birlik olarak Danıştayın daha büyük başarı ve onurlarla sonsuza kadar yaşaması dileklerini de iletti.
Siyaset felsefecilerinden Thomas Hobbes, Jean Jacques Rouseau ve John Locke‘un düşüncelerinden örnekler veren Coşar, siyasetin insanlara iyi bir yaşam, güvenli bir gelecek sağlamak, toplumun yaşam kalitesini yükseltmek ve sağlıklı işleyen bir hukuk, adalet ve yargı düzeni kurmak suretiyle hem hukuki güvenliği hem de adalet hizmetinin hızlı, adil ve tarafsız bir biçimde işlemesini sağlamak amacını taşıdığını bildirdi.
Hem hukuki güvenliğin hem de adalet hizmetinin hızlı, adil ve tarafsız biçimde işlemesini sağlamak için birbirleriyle ‘‘uzlaşmaz bir ilişki‘‘ içindeymiş gibi görünen hukuk ve iktidar ilişkisinin doğru tanımlanması gerektiğini belirten Coşar, ‘‘Hukuksuz iktidar, iktidarsız hukuk olmaz. Aksine düşünce iktidar araçlarının keyfi ve meşru olmayan biçimde kullanılmasıdır ki bu da kötü yönetim demektir. İktidarın kötü, hukukun iyi veya iktidarın iyi, hukukun kötü olduğunu ileri sürmek soyut olmasının yanı sıra anlamsızdır da‘‘ diye konuştu. Coşar, iyinin ve kötünün belirlenmesinde iktidar ve hukuk araçlarının kullanımının önemli olduğunu da söyledi.
‘‘Kuvvetler ayrılığı‘‘ ilkesinin modern anayasacılığın temelini oluşturduğunu ifade eden Coşar, bu ilke kapsamında yasama, yürütme ve yargı kurumlarının hiçbirinin diğerinin üzerinde olmadığını vurguladı. Coşar, şunları söyledi:
‘‘Bizim anayasal sistemimizde olduğu gibi kuvvetler ayrılığı ilkesinin özgün biçiminin değil de onun yumuşatılmış, sulandırılmış biçimi olan ‘kuvvetlerin iş birliği‘ ilkesinin işlevsel kılındığı ülkelerde yasama çoğunluğunu elinde bulunduran yürütme erkinin yasama organına da hükmettiği düşünüldüğünde mevcut kuvvetler içinde denetleme ve dengeleme işlemini yerine getirecek, bu bağlamda birey hak ve özgürlüklerini, insan haklarını güvence altına alacak ve koruyacak olan kuvvet yargı erkidir. Kuşkusuz bu erkin de despotizmin bir başka türü olmakla tehlike olan ‘yargıçlar yönetimi‘ne dönüşmemesi ve kendi sınırları içerisinde kalması gerekir. Aksine düşünce ve uygulama hukukun yargı erkiyle keyfi kullanımı olur ki bu da kötü yargı demektir. Dileğimiz yeni yapılacak anayasa ile ülkemiz demokrasisinin en önemli eksiklerinden olan demokratik ve hukuki meşruiyete sahip denetleme ve dengeleme mekanizmalarının ve dolayısıyla gerçek bir kuvvetler ayrılığının kurulmasıdır.‘‘
-AVUKATLARIN YAŞADIĞI ZORLUKLAR-
yüksek yargıda bahar rüzgarı
Danıştay Başkanı Mustafa Birden, ''ailevi ve özel hayatın, haberleşmenin gizliliği ilkelerinin açık ihlali niteliğinde olan ve yaygınlaşan telefon ve ortam dinlemelerini ve bunlara karşı yeterli herhangi bir önlem alınmamasını anlayabilmiş değiliz'' dedi.



















