İşte Güngör Mengi'nin bugunkü yazısı:
Güçlü bir tek parti iktidarı, huzur, güven ve istikrarın garantisi olmaya yetmiyormuş demek ki...
Yetseydi dünyanın en mutlu insanları Türkiye’de yaşıyor olurdu.
Oysa biz seçilmiş iktidarın, rejime ve kurumlarına yönelttiği zaptetme tutkusu yüzünden kâbuslar içinde yaşıyoruz. Ufukta da iyileşme umudu görünmüyor.
AKP iktidarını oluşturan seçilmişlerin yolun başında ettikleri “Anayasa bağlılık yemini” sadece formalite miydi? Çünkü yedi yıldan beri laik rejimle, hukuk devleti kurumları ile ve TSK ile çatışma halindeler.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ dün “Balyoz Darbe Planı” bağlamında ortaya atılan vahim iddiaları reddedip lânetlerken akıl ve vicdan taşıyan herkesi düşünmeye iten ve en can alıcı cevabı arayan zihinlerde “Evet, işte buydu” dedirten şu önemli sözleri söyledi:
“Allah Allah diye taarruz eden Ordu camiye bomba koyar mı?”
Keşke bu sözü Genelkurmay Başkanı’ndan önce söyleyecek bir Başbakanımız olsaydı.
Ama hayır, o böylesi olaylardan yararlanmayı daha önemli buluyor.
Soru formunda suçlama
Nitekim bu “Balyoz” çıktığından beri darbe kuruntularını kaşıyıp hayaletler üretmektedir:
“Gizli kapılar arkasında bu iş artık kalmıyor. Bir gün bunların hepsi ortaya çıkıyor. Bundan sonra da kimbilir neler çıkacak?”
Yani sonu gelmeyecek bir darbe sömürüsü... Ve o sömürüden üreyecek mağduriyetler...
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Başbuğ nihayet dün isyan etti ve doğru bir soru formunda imalı bir suçlamayı iktidara yöneltti:
“.. Darbe iddialarından hicap duyuyorum. Bu darbe iddialarından kim menfaat sağlıyor; bu da sorulmalı!”
Başbakan, ana muhalefetten gelen eleştiriyi de ciddiyetle değerlendirmelidir. Baykal doğru şeyler söylüyor:
“Başbakan komutanların işin içinde bulunduğuna kani olmuşsa bunu araştırır. Böyle bir hüküm oluştuysa derhal yapması gereken iş, görevden almaktır. Düşünmüyorsa da yıpratma kampanyasına izin vermemektir.”
2007 seçiminde muhtıranın itişi sayesinde elde ettiği yüzde 47’lik zaferin tadı AKP’nin damağında kaldı. Darbe iddialarını birkaç ayda bir tekrar tekrar gündeme getiren sızdırılmış belgeler, başarısı kanıtlanmış “mağduriyet siyaseti”nin süreceği anlamına geliyorsa yeter!
Şüphe sebepsiz mi?
Orgeneral Başbuğ dün “TSK’nın da sabrının bir sınırı var” derken kime mesaj verdi bilemiyoruz ama kara propaganda odaklarını deşifre etmenin yolu, iddiaları sadece vicdan temelinde değil belgelerle çürütmektir.
Aksi halde uyarı “Susun yoksa...” diye başlayan bir tehdit anlamı kazanır ki, herhalde arzulanan bu değildir.
Biz işin başında seminere ait orijinal raporların çıkartılarak sızdırılan belge ile karşılaştırılmasını ve komplonun bu yolla ispatlanmasını önermiştik.
Ne yazık ki belgeler 2007 yılında imha edilmiş. Bu tecrübe ders olmalı, belgeler daha uzun saklanmalıdır.
Tayyip Erdoğan 7 yıldır Başbakan. Artık rejime muhalefeti bırakmalı, Anayasa’ya, devletin kurumlarına sahip çıkmalı, kendini darbelerin hedefi konumunda göstermemelidir.
Dün, İstanbul’a belediye başkanı olduğu günden beri hedefte olduğunu söyleyip “Otobüslerde kadınlarla erkekleri ayrı ayrı oturtacağımı bile söylediler” diye şikâyette bulunuyordu.
Bunun suçunu başkasında aramamalıdır.
“Demokrasi bizim için araçtır” sözünü kendisi söyledi. O lâfı da geri almadı.
Bir de üstüne partisini “laikliğe karşı eylemlerin odağı” olmaktan mahkûm ettirdi. Ne bekliyordu?



















