
Ümit ÖZDEMİR
İBADETLERİMİZ ARTTI, VİCDANIMIZ AZALDI!
Ne tuhaf bir çağda yaşıyoruz…Camiler doluyor ama kalpler boşalıyor. Tesbihlerin sesi yükseliyor, vicdanların sesi kısılıyor. Kur'an daha çok okunuyor fakat Kur'an'ın hayatımıza yön veren ahlakı aynı ölçüde görünmüyor.
Namaz kılıyoruz ama adaletsizliğe sessiz kalabiliyoruz. Oruç tutuyoruz ama açın hâlini unutabiliyoruz. Kur'an okuyoruz ama işimize gelmeyen bir hükmü görmezden gelebiliyoruz. Hacca veya umreye gidiyoruz ama döndüğümüzde kul hakkını hayatımızın kenarına itebiliyoruz.
Burada sorulması gereken soru şudur:
İbadetlerimiz mi çoğaldı, yoksa ibadetlerimizin görüntüsü mü?
Kur'an'ın ölçüsü açıktır: “Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût, 45)
Namaz bizi kötülükten uzaklaştırmıyorsa, mesele namazın kendisinde değil; onun hayatımızda neye dönüştüğündedir.
Çünkü ibadetin insanın davranışlarına yansımadığı zaman da yalnızca bir alışkanlığa dönüşme tehlikesi vardır.
Bugün dindar görünmek hiç olmadığı kadar kolay!
Bir ayet paylaşmak, cuma mesajı göndermek, dini bir sözün altına “Âmin” yazmak, tesbihle fotoğraf vermek…
Bunların hiçbiri tek başına kötü değildir! Fakat dindarlığı görüntüye, ahlakı ise ayrıntıya dönüştürürsek, ortada ciddi bir problem var demektir.
İnsanların hakkını yiyip sonra ibadetlerimizin çokluğuyla kendimizi teselli edemeyiz.
Bir çalışanın emeğini sömürüp aynı gün camide saf tutmak, yapılan haksızlığı ortadan kaldırmaz.
Bir insanın itibarını dedikoduyla yerle bir edip ardından dua etmek, kırılan kalbi kendiliğinden onarmaz.
Haksız kazancı “ticaret”, torpili “tanıdık”, adam kayırmayı “yardım” diye adlandırmak da gerçeği değiştirmez. Unutmayalım günahın adını değiştirmek, günahı ortadan kaldırmaz!
Peygamberimiz meselenin özünü “müflis” hadisiyle ortaya koyuyor: “Müflis, kıyamet günü namaz, oruç ve zekâtla geldiği hâlde; insanlara sövmüş, iftira etmiş, mallarını yemiş ve onlara zulmetmiş kimsedir.” (Müslim, Birr, 59)
Düşünün…
Adamın namazı var...
Orucu var...
Zekâtı var...
Ama insanların hakkına girmiş!
Sonuç?
İbadetlerinin yanında taşıdığı kul hakları onu iflasa sürüklüyor.
Bu hadis, bugün hepimizin önüne ağır bir ayna koyuyor.
Acaba biz Allah'a karşı görevlerimizi yerine getirirken, Allah'ın kullarına karşı sorumluluklarımızı ihmal ediyor muyuz?
Kur'an, dindarlığı yalnızca ritüeller üzerinden tarif etmiyor.
Adaleti emrediyor:
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun; kendinizin, anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa…” (Nisâ, 135)
İşte gerçek sınav burada!
Adalet bize kazandırırken adil olmak kolaydır.
Asıl mesele, adaletin bedeli olduğunda da hakkın yanında durabilmektedir.
Kendi yakınımız haksız olduğunda susuyor, başkasının yakını aynı şeyi yaptığında ayağa kalkıyorsak; burada savunduğumuz şey adalet değil, çıkarımızdır.
Kendi hatamıza mazeret, başkasının hatasına hüküm buluyorsak; mesele dindarlık değil, nefsimizi haklı çıkarma çabasıdır.
Nitekim peygamberimiz: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (Muvatta, Hüsnü'l-Huluk, 8) buyuruyor.
Bu yüzden dindarlığın ölçüsünü yalnızca camide aramak eksik kalır.
Dindarlık; ticarette dürüstlükte, aile içinde merhamette, komşuya karşı hassasiyette, makamda adalette, güçsüze karşı tavırda ve kimsenin görmediği yerde emanete sadakatte ortaya çıkar.
Belki bugün kendimize daha zor sorular sormamız gerekiyor:
Namazım beni daha adil yaptı mı?
Oruç beni daha merhametli kıldı mı?
Kur'an beni nefsimle yüzleştirdi mi?
İbadetlerim beni insanlara karşı daha güvenilir bir insan yaptı mı?
Yoksa yalnızca başkalarının gözündeki dindarlığımı mı büyüttü?
Çünkü ibadetin gerçek imtihanı secdede değil, secdeden kalktıktan sonra başlar.
Camiden çıkınca davranışımız değişmiyorsa, Kur'an'ı kapatınca dilimiz aynı kalıyorsa, oruç bittikten sonra merhametimiz de bitiyorsa, üzerinde düşünmemiz gereken ciddi bir mesele var demektir..
Bugün belki de daha fazla dini sloganlara değil, daha fazla ahlaka ihtiyacımız var!
Daha fazla adalete…
Daha fazla dürüstlüğe…
Daha fazla merhamete…
Ve en önemlisi, daha fazla vicdana!
Çünkü insanın alnı secdede olabilir; fakat eli zulümdeyse bir şeyler ters gidiyor demektir.
Dili dua ediyor olabilir; fakat aynı dil başkasının onurunu kırıyorsa burada durup düşünmek gerekir.
Din, sadece Allah ile kul arasındaki bağ değildir; aynı zamanda kulun kula karşı sorumluluğudur. Nitekim insanın elinde tesbih bulunabilir; fakat başkasının hakkı da elindeyse o tesbihin anlamını yeniden sorgulaması gerekir.
Belki de bugün ihtiyacımız olan ibadet yarışından önce vicdanlarımızı yeniden uyandırmaktır. Çünkü mesele kaç kez secde ettiğimizden ibaret değil. Secdeden kalktıktan sonra nasıl bir insan olduğumuzdur!
Ve belki de çağımızın en acı gerçeği şudur: İbadetlerimizi çoğalttık, fakat ibadetlerin bizden istediği ahlakı aynı hızla büyütemedik.
Şimdi sıra aynaya bakmakta ve başkalarını değil, kendimizi sorgulamakta...
Yasal Sorumluluk
Sitemizde yayımlanan köşe yazıları ve yorumlar yazarların kendi görüşleridir.
Tüm hukuki ve cezai sorumluluk yazarlara aittir.
Site yönetimi bu içeriklerden dolayı sorumlu tutulamaz.
Tüm hukuki ve cezai sorumluluk yazarlara aittir.
Site yönetimi bu içeriklerden dolayı sorumlu tutulamaz.