Kırmızı Et: Ekonomik ve Sosyal Gelişmişliğin Simgesi

Kırmızı et sektöründe kalite politikasıyla öncü firmalardan olan Bonfilet Et Sanayi ve Tic.A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Akkoyun, kırmızı et tüketiminin de, okul sütü projesi gibi devlet tarafından desteklenmesi gerektiğini belirterek, “Kırmızı et aslında bir ülkenin ekonomik, sosyal, gelişmişliğinin de bir simgesi” dedi.

Kırmızı et sektöründe yapmış olduğu yüksek cirosuyla, hijyenden güven politikasına kadar tüketicinin memnuniyetini kazanmış olan sektörün öncü firmalarından Bonfilet, büyüttüğü hedefleriyle dünya markası olma yolunda emin adımlarla ilerlerken, Bonfilet Et Sanayi ve Tic. A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Akkoyun son zamanlarda ortaya çıkan sahte et denetimlerini ve Türkiye’nin kırmızı et sektöründeki gelişimini değerlendirdi.

Bonfilet’in kuşaktan kuşağa aktarılan bir süreçle faaliyet gösterdiğini belirten Bonfilet Yönetim Kurulu Başkanı Hakan Akkoyun, “Bonfilet 4 kuşaktır bu işi yapan bir aileden geliyor. Eskişehir’de başlamış, ben bu işin 4. kuşağını temsil eden kişiyim. Yaklaşık 9 bin metrekare alanında üretim yapmaktayız. 160 çalışanımız var. İleri teknoloji ile paketlenmiş ürünler üretiyoruz. Genellikle yerli hayvanları tercih ediyoruz. Paketlenmiş et ürünleri üretiyoruz. Raf ömürleri ve kalite açısından bunların daha iyi olduğunu düşünüyoruz. Çünkü yurt dışından gelme süresi, paketlenmiş ürünlerde raf ürünlerde sıkıntı yaratabiliyor. Dolayısıyla yerli ürünler tercih ediyoruz. Bunları genelde Orta Anadolu ve Trakya bölgesinden, yer yer de Ege bölgesinden tercih ediyoruz. Şu an için yurt dışı ihracatımız yok. Ama kısa vadede yurt dışına ihracat düşünüyoruz. Özellikle Ortadoğu bölgesine işlenmiş et ürünleri göndermeyi planlıyoruz. Şu anda 70 milyon gibi bir ciromuz söz konusu. Bunu önümüzdeki beş yıl içerisinde, 6 kat büyütmeyi hedefliyoruz” şeklinde konuştu.

İthal hayvanlarla, yerli hayvanları değerlendiren Akkoyun, bütün ithal hayvanların Angus olmadığını söyleyerek, “Tüm ithal hayvanların ortak adı Angus oldu. Bunlar aslında Angus değil. Birçok ırk var. Ama nedense medyada bu şekilde yansıdı. Tüm hayvanların ırkları, Türkiye’de Angus oldu. Angus özellikle Avustralya ve Amerika’da yetişen özel bir et ırkı hayvanıdır. Dolayısıyla Türkiye’ye getirilen birçok ithal hayvana Angus diyemeyiz. Türkiye’de ağırlıklı olarak süt hayvancılığı hakim olduğu için, süt ırkı hayvanlar söz konusu. Ama yurt dışından ithal edilenler, ağırlıklı et ırkı hayvanları oluyor. Aradaki fark bu. Et ırkı hayvanlar kısa sürede ete yoğunluk veren bir hayvan ırkı. Süt ırkı hayvanı ise, süt odaklı daha az et veren hayvanlardır” dedi.

Akkoyun, kırmızı et sektörünün daha da gelişmesi gerektiğini ifade ederek, “Kırmızı eti seviyoruz. Bu bağlamda bu işi profesyonelce yapmak istiyoruz. Kırmızı et sektörünün önünde çok yol olduğunu düşünüyoruz. Her ne kadar şu an polemiklerde olsa, gıda sektörünün yüzde 35’ini alan bir ürün grubunun önünde çok yol var. Dolayısıyla biz bu konuda uzmanlaşarak yürümek istiyoruz” dedi.

Son dönemde et sektöründe ortaya çıkan sahte et satışlarını değerlendiren Hakan Akkoyun, kırmızı etin ucuz bir ürün olmadığını belirterek, “Fiyat odaklı da satın alınmaması gereken bir üründür. Dolayısıyla burada et ürünleri alırken çok fiyat odaklı hareket etmemek gerekir. Ürünün renginin, görselliğinin ve en önemlisi de üretildiği yer. Tabi bu işin sanayileşmesi, sanayi tesislerinde üretilmesi başka bir sorumluluğu da üzerine alıyor. Yani siz ürünlere etiketle birlikte bir sorumlulukta yüklüyorsunuz. Bir de eğer bir marketten, bir kasaptan ürün alıyorsa tüketici, mutlaka arka tarafı görmek istemeli. Sorgulama ne kadar artarsa, işlevsellik o kadar artacaktır” diye konuştu.

Denetimde yetersiz olduğunu belirten Hakan Akkoyun, “Çünkü binlerce nokta var. Tüketicinin birbirini denetlemesine çok dikkat etmek gerekiyor. Son dönemde yapılan açıklamalar, birçok açıdan talihsiz bir durum. Çünkü tüketicinin bir güveni var. Bu güvenin hiç kimse kendisi açısından yıkılmasını istemez. Dolayısıyla Türkiye’de çok önemli olarak gördüğümüz ürünleri kötü olarak algılamamız, bizim gıdaya olan güvenimizi olumsuz etkileyecektir. Dolayısıyla biz burada o tür açıklamaları talihsiz buluyoruz. Denetimler hızla devam ediyor. Bu büyük bir gelişme. Her et yediğimiz noktada ürünün, masa, sandalye, temizlik ve bize yapılan sunum oradaki ham maddenin de bir şekilde göstergesi olacaktır. Ama bunlara çok dikkat etmeyen bir işletme, ister pideci olsun, ister kasap olsun arka planda ham maddesine de dikkat etmeyecektir” dedi.

Et ürünlerinde dikkat edilmesi gereken unsurları anlatan Akkoyun, “Taze ürünlerde paketlenmiş ürünlerin yedi günlük bir raf ömrü var. Açıkta satılan ürünlerin ise, raf ömürleri bir gün oluyor. Taze ürünleri doğru şartlarda taşımamız gerekiyor. Sıcaklarda ürünleri çok fazla gezdirmememiz gerekiyor. Yaklaşık 3 bin 800 noktada ürünlerimiz tüketiciyle buluşuyor. Paketlenmiş ürünler kıyma, kuşbaşı, köfte ve türevleri olmak üzere ürünlerimiz var. Bunun dışında da yakın planda da pastırma ve kavurma gibi bu tür ürünlere de girmeyi planlıyoruz. Biz girdiğimiz pazarı da çok önemsiyoruz. Bizim ürünlerimize sahip çıkabilecek kanallarda olmayı planlıyoruz. Dolap derecesiyle, saklama koşullarıyla, malı teslim aldığı rampayla bunların hepsi çok önemli. Bunlar gıda güvenini tamamlayıcı unsurlardır. Dolayısıyla burada birçok market ve lokal zincir, ama genel anlamda ulusal zincirlerle çalışıyoruz. Bunların da kendi iç denetimleri söz konusu oluyor. Aylık, on beş günlük veya senede 6-7 kez en aşağıdan bir denetim var. Bu denetimler de bizi ileriye doğru taşıyor. Yani küresel olarak aldıkları kalite politikalarını bizimle baplaşıyorlar. Biz de bir adım daha ileriye gidiyoruz. Bence tüm sahanın üretici firmaların ve bakamlığımızın bunlarla ilgili olarak çalışmalar yapması gerekiyor. Denetimleri bu mantıkla ele aldıkları zaman, bizim için iyi olma adına yapmak çok daha doğru olacak” dedi.

SÜT PROJESİ GİBİ, KIRMIZI ETİN DE TÜKETİMİNİN DESTEKLENMESİ GEREKİYOR Kırmızı etin bir ülkenin gelişmişlik sembolü olduğunu vurgulayan Hakan Akkoyun, “Türkiye’de resmi rakamlara göre kişi başı yıllık 11 kilo et söz konusu. Dünyadaki sıralamaya baktığımızda Amerika’nın 120 kilo kadar bir et tüketimi, Avrupa’nın da 45 kilo ve bizim de resmi kayıtlara göre 11 kilo. Bu bizim önümüzde ülke olarak da ne kadar yol olduğunu gösteren bir tablo. Kırmızı et aslında bir ülkenin ekonomik, sosyal, gelişmişliğinin de bir simgesi. Kırmızı ete, tek başına bir ürün olarak bakmamak gerekir. Bu ulussal bir politikaya dönüşmeli. Yani tıpkı okul sütü projesi gibi etinde bir şekilde tüketiminin yer alması gerekiyor” dedi.

Hakan Akkoyun, kırmızı etin sağlığa zararlı olduğu yönündeki iddiaların doğru olmadığının altını çizerek şunları söyledi; “Kırsal yerlere gittiğiniz zaman, 80 yaşındaki insanların rahatlıkla kırmızı et yediğini ve elinizi tuttuğunda ne kadar dinamik olduğunu göreceksiniz. Kırmızı et sever olarak, her gün kırmızı et yesem yine de bıkmam diye düşünüyorum. Dünyaca ünlü doktorumuz, dünyanın otorite olarak kabul ettiği bir kişi olan Mehmet Öz, yiyebildiğiniz kadar kırmızı et yiyin diyor. Düne kadar bakarsanız yumurta yemeyin diyorlardı. Kırmızı et tarih boyunca vardı. İnsanlar bir şekilde bununla büyüdüler. Bununla dinamik kaldılar. Bu kadar teknoloji yokken ortamda, kırmızı etin verdiği güçle insanlar ayakta durdu. Bu söylentiler gündem olabilir. Ama özünde bunların hepsi temel gıda. Hepsi tüketilmesi gereken madde. Ama bizim bildiğimiz bir şey var. Anadolu’da insanlarımız çok sağlıklı. Çok dinç ve dinamik. Ben kırmızı et yemeyi şiddetle tavsiye ediyorum.” Türkiye’nin kırmızı et ihracatındaki payının yok denecek kadar az olduğunu belirten Hakan Akkoyun, “Kırmızı ette ihracatım Maliyetler çok yüksek olduğu için, ihracatta çok etkin olamıyoruz. Dolayısıyla ihracatçı bir ülkeyiz demek doğru değil. Çünkü halen fiyatlarla rekabetçi bir ortamda değiliz. Bizim ihracat yapmayı hedeflediğimiz ülkeler aynı zamanda Avrupa’dan ithalat yapıyorlar. Bizde oradan ithalat yapıyoruz. Ama bu işe katma değer eklersek, bizim kısa ve orta vadeli ihracat dediğimiz olay ham kırmızı et değil. Köfte, türevleri gibi bu tür ürünlerin ihracatını yapmak istiyoruz. Türkiye’de maliyetlerin biraz düşmesi gerekiyor. Üye olduğumuz sivil toplum kuruluşları aracılığıyla, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığımızla devamlı bir iletişimimiz var. Son dönemler de bir okul sütü projesi geliştirildi. Bu proje her şeyden önce bu ülkenin yüzde 70’i çiftçilikle hayatını devam ettiriyor. Buradan herkesin elde edeceği gelirle bir hayvana bakması, ülkede hayvancılığı tekrardan canlandıracağını düşünüyoruz. Diğer taraftan da maliyetleri aşağıya çekeceğini düşünüyoruz. Burada ne kadar arzda bolluk oluşursa, bu arzı yapan insanlar ne kadar işten verimlilik alırsa maliyetler o kadar aşağı inecektir. Son 2 yıldır besi projelerine ciddi destekler uygulanmaktadır. Bu desteklerin, hayvan popilasyonunun artmasında önemli rolü olacağını, ancak bu işin “damızlık hayvancılık” noktasında gelişmesinin de ülkemiz içinde üretimin gelişmesi açısından daha önemli olduğunu düşünmekteyiz .
Ana Sayfa
Manşetler
Video
Yenile