Mali Kural olayına başka bir bakış...
Türkiye, küresel krizin büyük bir dilimini hükümetin üç, dört ayda yenilediği ve...
Türkiye, küresel krizin büyük bir dilimini hükümetin üç, dört ayda yenilediği ve piyasaların güveninin yenilenmesine veya mevcut güven ortamının devamının sağlanmasına yönelik ‘IMF ile çok yakında anlaşıyoruz’ beyanatlarıyla geçirdi. Ne zaman ki IMF kendi ‘kuralları’ gereği IV. Madde Konsültasyonu yapmak zorunluluğu eşiğine geldi ve bu sürdürülemez durumu sonlandırdı, Türkiye, IMF çıpasını ikame etmek üzere ‘Mali Kural’ konusunu gündeme getirdi. Önce, yılın ilk aylarında bir Mali Kural getirileceği müjdelendi. Bu, IMF ile bir anlaşma yapılmayacağının anlaşılmasının doğurduğu boşluğu iki üç aylığına doldurdu. Mayıs 2010’da Mali Kural’ın içinin doldurulduğuna dair bir işaret geldi. Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan Kural’ın formülünü açıkladı ve 2011 bütçesinin bu Kural çerçevesinde yapılacağını belirtti. Ancak, birkaç hafta evvel, ekonomiden sorumlu Bakan sayın Ali Babacan değil de Sanayi Bakanı Nihat Ergun ‘yatırımcı bakanlıkların arzusu üzerine’ 2011 yılı bütçesinin Mali Kural çerçevesinde yapılmayacağını ve Mali Kural’ın 2012 yılına ertelendiğini söyledi. Bu beyanın Türkçesi, Temmuz 2011’de yapılacak seçimler dolayısıyla Mali Kural’ın 2012 yılı bütçesi için de geçerli olmayacağıdır.
Bu ‘vazgeçiş’ konusu ve olası sonuçları hakkında bir çok kuruluş ve uzman görüşlerini ifade ettiği için ben işin bu yönü üzerine yoğunlaşmayacağım. Konuya, başka bir açıdan bakacağım; ama, benim değineceğim konu ile yakından ilişkili olduğu için bir tespiti belirteceğim. Mali Kural lafı ilk çıktığından bugüne değin gerek yurtiçinde, gerekse yurtdışında yapılan yorumları şöyle bir taradım ve bunların ortak noktasını çıkartmaya çalıştım. Laf ilk çıktığında yapılan yorumların özü şu: “Mali Kural lafını etmek kolaydır. Esas mesele buna inanmak ve uygulamaktır” . Bu yorum, elbette, küresel bir duruma atıfta bulunmaktadır. Ama hiç şüpheniz olmasın, Türkiye’yi ve onun davranışlarını çok iyi bilenler tarafından yapılan bu yorum, aynı zamanda, ‘Biz Türkiye’yi biliriz, bu iş olmaz, olursa da çok geç olur’ imalarıyla doludur. Mayıs 2010’da formül açıklandığında yapılan yorumlar genellikle formulün değerlendirmesine yönelikti. Ama her ne kadar bu adımın mevcut şüpheleri giderme açısından önemli bir adım olarak ele alındığı belirtiliyor ise de şüphe imaları hala büyük ölçüde mevcuttu. Son erteleme kararının ise çok fazla ilgi çekmediğini söylersem kesinlikle yanlış bir şey söylemiş olmam. Bunda iki neden var. Birincisi, ekonomik büyümenin ve bütçe dengesinin kabul edilebilir bir düzeyde gitmesi. İkincisi, ise ‘Biz zaten bunun böyle olacağını biliyorduk’ hissiyatı. Ama işin, Türkiye açısından olumsuz yanı ve benim olaya bakış açım da burada başlıyor. Zira, hem erteleme kararı, hem de bu karara dış dünyanın Türkiye’nin siciline bakarak kayıtsız kalması bizim tüm reform, düzenleme yapma, kural koyma, kurallara uyum ve kuralları uygulattırma konularındaki geleneksel kararlılık eksikliğinin ve vurdumduymazlığının yeni ve katıksız bir örneğini teşkil etmiştir.
Yıllardan beri usanmadan yazıyorum. Türkiye, OECD ülkeleri arasında düzenleme yapma ve uygulama kültürü açısından en sonda gelen ülkelerden biridir. Hatta, en sonuncusudur bile diyebiliriz. Geçen hafta, Türkiye’nin yeni bir büyüme modeli arayışlarıyla ilgili yazılarımda yok ithal ikamesi, yok ihracata dönüklük gibi klasikleşmiş büyüme modelleri arasında yön bulmaya çalışmak yerine yeni dünya düzeninin gerektirdiği kurum ve politikalar üzerinde yoğunlaşmak gereği üzerinde durmuştum. Ne yazık ki, Türkiye’yi gerçek bir ekonomik güç olma yoluna çıkartacak bu tür kurum ve politikalar konusunda bir şey yapmıyoruz. Reform yaparmış gibi yapıyoruz ama en babası bile ‘reformcuk’ düzeyinde kalıyor.
Haddim olmayarak, Mali Kural konusunda hüsrana uğradığını gazetelerde okuduğum sayın Ali Babacan’a da seslenmek isterim. Kendisi, ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcılığı gibi fevkalade zor ve ağır sorumluluk içeren bir pozisyondadır. Başarısı, çok büyük ölçüde tüm kamu yönetimini yeni ekonomik paradigmanın önemli unsurları olan kurum, politika ve reformlara, özellikle de düzenleyici reformuna yönlendirmesine ve bu gayretin sponsoru olmasına bağlıdır. Türkiye’nin kendini bu alanlarda yeterli görmesi yanlıştır. Bu alanlarda yapılması gereken daha çok şey olduğunu kabul etmesi gerekir. Aksi durumun, çok daha büyük hüsranlara yol açacağından hiç bir şüphem yok.



















